türkiye’nin kabuk bağlamış yarasıdır, öğrenilmiş çaresizlikten başka bir şey değil. bu sıkıntı sadece ingilizce’de yaşanmamakla birlikte her dil öğreten okulda yakın temas problemleri de yaşatmaktadır. teorik olarak okullarımızın %90ına yakınında ingilizce öğretildiğini farz edersek, şu anda tunceli’de kars’ta muğla’da hatay’da veya kırklareli’nde bir caddede birisini durdurup, ingilizce yol tarifi istediğinizde teorik olarak size şakır şakır ingilizce konuşmasını beklersiniz, ki bu doğal bir haktır. neden?
her yer kum ve sema
yürüdükçe derinlesiyor göl gibi çöl
derinlestikçe vaha dudaklar karısıyor kuma
büyüyor çöl dudaklar kurak gökte günes yakamıyor daha.
“Neden bizde roman kültürü yoktur” sorgusuyla çınlar üniversite amfileri. Öğrenciler bu sorunun yanıtını düşünürler, hocalarına sorar ve güzergâh hep “roman” üzerinedir. Sorgulamaz çünkü kimse kültürü, kültür kelimesi bizim için ne kadar da bizim gibi durur oysa.
türk milletinin sinesine sinmiş enteresan bir olgudur.
aslında bir söz ile sınırlı değil, yani bu cümleyi kınayıp yermenin manası yok. eğitim, terbiye şu bu bunlara bakmakta fayda var.
teker teker incelemek pek de sıkıcı gelmesegerek. muhtemelen en az birini kendimizde yakalayabiliriz.
başlayalım:
mazlumun yanında zalimin karşısında mevzilenmek. ama sadece kendi gibi mazlumların. ukrayna’daki onların ilgi alanına girmezken, mısır can damarlarıdır.
Kızılderililer gibi Samuraylar da vahşiliğin mazlumlarıydı. Soykırımdı!
“The Limits of Control” filmini ikinci kez seyrettim. Birinci seyredişimde oturmamıştı. İkinci kez seyrettiğimde sorulan soruların bir çoğunun yanıtlandığını gördüm.Jim Jarmusch kişisi, bağımsız sinemacı olduğu için soyadının hakkını vermiş. Neyse, şimdi böyle gazeteci tarzında yazmayı bir kenara bırakarak, bu filmi neden seyretmemiz gerektiğini söyleyeyim:
All of old. Nothing else ever. Ever tried. Ever failed. No matter. Try again. Fail again. Fail better.
[video]
Geçtiğimiz hafta Hücre 211’i seyretmek için sinemadaydım. İşin ilginç yanı bir kaç gün öncesinde The Limits of Control filmini seyretmiştim. Sanırım İspanya, sinema dünyasına yavaştan ağır adımlarla giriş yapıyor. Şimdi böyle gazetede köşe yazar gibi lakırdı etmeyeceğim. Filmin senaryosu aslında basit ve daha önce Amerikan film sanayisinde defalarca dönmüş bir öykü. Bir hapishanede çıkan isyan konu alınmış. aslında hepsi bu kadar. Ama durum bambaşka.
14 Nisan’da Günter Grass ve Yaşar Kemal İstanbul Üniversitesi’nde bir söyleşiye katıldılar. Söyleşiyi Alman Dili ve Edebiyatı bölümü düzenlemiş. Katıldım ve hayretler içerisinde dinledim.
Fazla uzatmadan sadede geliyorum. Günter Grass eski bir nazi subayı. Kafasında halen çözemediği sıkıntıların olduğunu görmek üzücü. Dahası, yaptığı konuşmada, sanki sadece Ermeni Soykırım Tasarısı için geldiğini söylüyordu.
El que se tenga por grande
que se vaya al cementerio
y verá lo que es el mundo
es un palmo de terreno